
MICHAEL WOLFE

Michael Wolfe şiir, kurgu, seyahat ve tarih sahasında
eser vermiş Müslüman bir yazar. 1993 yılında Mekke’ye
yaptığı Haccı kaleme aldığı Hac kitabı, Grove Press
yayınları arasından çıktı. 1997’de on yüzyıl boyunca Hac
ile ilgili kaleme alınmış yazılardan derlediği Mekke’ye
Çıkan Bin Yol adıyla bir antoloji hazırladı. ABC
televizyonunda gösterilen hacla ilgili bir belgesel film
çekti. 2002’de Alex Kronemer’le birlikte, Muhammed: Bir
Peygamberin Mirası ismiyle çektiği iki saatlik belgesel
film, Cine Award Özel Ödülü’nü kazandı. Bu film, on iki
ayrı dile çevrilerek National Geographic Channel’de
gösterildi. Aynı yıl, Taking Back Islam adıyla Wolf,
Amerika’da meydana gelen 11 Eylül olayına ilişkin
yöneltilen eleştirilere Müslüman yazarların cevaplarını
bir kitapta topladı. Bu kitap ise 2003 Wilbur Ödülü’nü
kazandı. Wolfe, yeni belgesel ve kitap çalışmalarına
hızla devam ediyor.
...
YİRMİ BEŞ yaşına kadar dünyada herkesin kendi çıkarı
için yaşadığına inanan bir Amerikalıydım. Fakat sonra
içimde bir şeylerin eksikliğini hissetmeye başladım.
Dünyayı daha farklı görmemi sağlayacak yeni bir şeyler
arama ihtiyacı duydum.
Böyle bir ihtiyacı hissetmemde yetişme tarzımın önemli
bir yeri olduğunu düşünüyorum. Aile kültürümüz çoğulcu
bir yapıya dayanıyordu. Bu çerçevede özellikle ırkçılık
ve özgürlük konuları benim için hassas konulardı.
Bu zihinsel formata sahip birisi olarak, üç yıllığına
Afrika’ya gittim. Orada, çoğu Müslüman olan farklı
kabilelerle birlikte, Araplar, Berberiler ve
Avrupalıları tanıma fırsatı buldum. Karşılaştığım
insanların çoğu, mensup oldukları ırkı bir sosyal statü
ve prestij meselesi olarak algılayan Batılı düşünce
tarzından uzaktılar. Bu yüzden olsa gerek, onların
arasında iken, farklı bir renge sahip olmam
yadırganmadı. Gittiğim yerlerde son derece samimi ve
içten bir tavırla karşılandım. Fakat konuştukça, onların
farklı bakış açılarını daha iyi farkettim. Meselâ, iş
lafa gelince Avrupalı ve Amerikalılar ırkçı fikirlerden
uzak olduklarını söylerler; ama beyinlerinde insanları
otomatik olarak ırklarına göre sınıflandıran bir
mekanizma vardır. Bunun tam aksine Müslümanların ise,
insanları inanç ve ferdî davranışlarına göre
değerlendirdiklerine bizzat şahit oldum. Malcolm X adlı
filmde de halkın kurtuluşu böylesi bir İslâmî bakış
açısında görülüyor ve şöyle deniyordu: “Amerika’nın
İslâm’ı anlamaya ihtiyacı var, çünkü bir toplumu ırk
probleminden kurtaracak din budur.”
O YILLAR içinde, bir yandan da içinde yetiştiğim
materyalist kültürün etkilerinden kurtulmaya
çalışıyordum. Hayatımda manevî bir boyut olmasını arzu
ediyordum. Çocukluğumdan beri öğretilen geleneksel
metodlar, bu konuda bir işe yaramıyordu. Babam bir
Yahudi; annem ise Hıristiyandı. Dolayısıyla her iki
dinle de alâkalıydım. Bu iki dinin şüphesiz kendilerine
has derinlikleri vardı. Fakat özellikle Yahudilikteki
“seçilmiş insanlar” yaklaşımını kabul edilemez
buluyordum. Hıristiyanlık ise bünyesinde bir yandan
bakarsanız çok fazla sır, diğer yandan bakarsanız çok
fazla kapalılık ve belirsizlik barındırıyordu.
Şu kadarını söyleyebilirim ki, sadece çocukluk
yıllarımdaki tecrübelerimle yetinseydim, şu anki halime
ulaşmam mümkün olmazdı. Bu noktada Afrika seyahatlerimde
edindiğim tecrübelerin önemli bir katkısı olduğunu
söyleyebilirim. Fakat bu seyahatler düzenli bir hayat
kurmama engel olduğu için bırakmak zorunda kaldım.
Ayrıca bu seyahatlerden ne kadar istifade etsem de,
benim aradığım şey yeni bir kıta veya kurum değildi.
Benim aradığım, ruhumu manevî anlamda zenginleştirecek
bir anlam çerçevesiydi. Bir kültürden diğerine geçmek
gibi sathî bir niyetim yoktu. Ben ruhumu, kalbimi ve
aklımı doyuracak yeni bir anlam dünyası arıyordum
1981-85 yılları arasında özellikle Fas’a seyahatlerim
oldu. Egzotik ülkelerle ilgili kitapları okumaktan büyük
zevk alıyordum. Bu tür çalışmaları olan yazar Freya
Stark’ın şu cümlelerinden çok etkilenmiştim:
“Arabistanın daima keyif alınan bir yer olması, seyahat
eden kişinin orada kendisini sadece bir insan olarak
algılamasından kaynaklanır. Arabistan toprağını gezip
görmeniz için bunun dışında beş nedeniniz daha var:
Sorunlarınızı arkada bırakmak, para kazanmak, yeni
şeyler öğrenmek, iyiliklere muhatap olmak ve saygın
insanlarla tanışmak.”
Bu satırları okuyunca, gerçekten ne aradığım konusunda
biraz daha netleştim. Benim bağlanacağım din, metafizik
ve bilimle çelişmeyen bir inanç sistemi olmalıydı. Dar
ırkçı yaklaşımlarla veya köksüz bir mistisizmle
kuşatılmış olmamalıydı. Din adamları, Yaratıcı ile
kullar arasında hegemonya kurmamalıydı. “Tabiat” ile
“kutsal” birbirinden ayrılmamalı; ikisi bir bütün olarak
ele alınmalıydı. İnsanı ruhu ve bedeni ile kendi içinde
çelişkiye düşürmemeliydi. Kadınlar otomatikman günaha
sürükleyen kötü varlıklar olarak tasvir edilmemeliydi.
Sadece metafizik öne çıkarılarak, fizikî ihtiyaçlar göz
ardı edilmemeliydi. Son olarak, gün içinde inancımı
tazelememe yardımcı olacak ve beni manevî açıdan zinde
tutacak ibadetleri olmalıydı. Ama hepsinden önemlisi,
özgür iradeye fırsat tanımalıydı. Araştırmalarımı
derinleştirdikçe, bu vasıflara en çok uyan dinin İslâm
olduğunu anladım.
BU NOKTAYA ulaşmam, Batı dünyası içinde yetişmiş birisi
olarak aslında büyük bir başarı sayılır. Zira çevremde
tanıdığım eğitimli Batılıların çoğu dinle ilgili
konulara çok şüpheci bakarlar. Onlara göre; din, ya
siyasî manipülasyon amacıyla kullanılan bir araçtır; ya
da Ortaçağa yani geçmişe ait bir kavramdır. Kuşkusuz
böyle düşünmelerinin kendine göre sebepleri vardır.
Bunlar arasında en başta gelen sebep, Batının tarihsel
geçmişi içinde dinin çokça kan dökülmesine yol açmış
olmasıdır. Haçlı seferlerinden engizisyona, nazizm ve
komünizmin değiştirilemez prensiplerine kadar pek çok
olumsuz tecrübe yaşayan Batılı insanlar, din konusunda
bir bıkkınlık duygusu içindedirler. Bu ve benzeri
nedenlerle Batı dünyasında ve özellikle entelektüel
insanlar arasında dine karşı olumsuz bir bakış vardır ve
din hayatın dışına itilmeye çalışılır. Öyle görülüyor
ki, Nietzsche’nin dinin geleceği ile ilgili yaptığı
öngörü belli oranda gerçekleşmiş durumdadır. Nietzsche,
zaman içinde dinin yerini modern ulus devletin alacağını
öngörmüştü. Yaşadığımız dünyada artık imanlı mü’minler
kadar dine kayıtsız kalan agnostiklere de yer var.
LAİK hümanizm, Batılıların çoğu için solunan hava kadar
önemlidir. Çünkü bu düşünce biçimi, üzerinde
hassasiyetle durduğumuz demokrasi ve özgürlük
anlayışımızın temelini teşkil eder. Fakat bazen kendi
dünyamıza o kadar gömülürüz ki, yeryüzünde bizimkinden
farklı yaşam biçimlerinin olduğunu hatırlamayız bile.
Oysa yeryüzünde pek çok düşünüş biçimi ve inanç var.
İslâm’dan bahsedecek olursak, meselâ dünya üzerinde tek
bir İslâm öğretisine bağlı olarak yaşayan 650 milyon
insan var; ve bunlar 44 ülkede çoğunluğu teşkil ediyor.
Bunların dışında Amerika, Asya ve Avrupa’da azınlık
olarak yaşayan pek çok Müslüman söz konusu.
En çarpıcı olanı ise, özellikle Avrupa’da İslâm
her geçen gün mensup sayısını artırarak dünyanın en büyük
dinleri arasındaki yerini sağlamlaştırıyor.
Yakın arkadaşlarımdan bazıları, benim İslâm’a yönelmemi
şaşkınlık ve üzüntüyle karşıladılar. Onlara göre, İslâm Orta
Doğuda hüküm süren baskıcı yönetimlerinin yanısıttığı daha çok
siyasi nitelikli bir olguydu. Gerçek İslâmın ne olduğuyla ilgili
pek fazla fikirleri yoktu. Çünkü okudukları kitaplar, takip
ettikleri yayınlar İslâm’ı sadece siyasi yaptırımlardan ibaret
bir inanç sistemi gibi tanıtmaktaydı. İslâmın manevî boyutu hiç
gündeme gelmiyor veya getirilmiyordu. Bu gerçeğin farkında
olduğum için arkadaşlarımın eleştirilerine ancak hak ettiği
kadar değer verdim.
Bir Müslüman için, İslâm Hz. Âdem’den beri süregelen hakikî
dinin en son ve kemale ermiş biçimidir. Bir tevhid dinidir; ve
tüm peygamberler bir zincirin halkaları gibi insanlığa hep aynı
mesajı taşımışlardır. Esasında bir yenilenme mesajı olan İslâm,
dünya sahnesinde kendine düşen vazifeyi yerine getirmiş ve
milyonlarca insana imanın unutulan tadını yeniden
hatırlatmıştır. Ünlü Alman şair Goethe, Kurân için boşuna
şunları söylememiş: “Bu dinde kesinlikle bir yanlış ve eksik
yok. Biz bütün sistemlerimizle harekete geçsek bile, onun daha
ötesine gidemeyiz.”
İslâm’ın beş şartı vardır: Kelime-i şehadet getirmek, namaz
kılmak, oruç tutmak, zekat vermek ve hacca gitmek. İlk dördüne
insanlar hayatları boyunca devam ederler. Hac ise maddi şartlar
elverdiği takdirde ömürde bir kez yapılması gereken bir
vazifedir. İslâm’a intisap etmiş biri olarak en kısa zamanda
Mekke’ye gitmeyi çok istiyorum. Bu yolculuğun maneviyat dolu bir
yolculuk olacağını düşünmek beni çok heyecanlandırıyor.
...
Küçük bir Ramazan
“İslâm Amerika’nın yeni dini mi?” başlığını taşıyan yazısında
Michael Wolfe, Amerika’nın Hıristiyan olduğunu iddia eden
serserilerin vatanı olduğundan şikâyetle başladığı yazısında,
çeşitli tezlerle İslâm ile Amerika’nın aslında çok önemli
birtakım ortak paydalara sahip olduğunu savunuyor. Bu ortak
paydalardan birini de Wolf, beslenme, oruç ve diyetle ilgili
olarak şu şekilde ifade ediyor:
“İslâm Amerika’nın oldukça ilgi gösterdiği besin temizliği ve
diyet konularına da yakın bir dindir. Müslümanlar Ramazan ayında
Amerikalıların takdirle karşıladığı ve imrendiği şekilde bir ay
oruç tutarlar. Bu yıl Ramazan ayını gayri müslim bir arkadaşımla
geçirdim. Bir ay oruç tuttuğumu gören arkadaşım, bana kendisinin
de Ocak ayında kendine göre oruç tuttuğunu, “küçük bir Ramazan”
yaşadığını söyledi. Tam olarak ne demek istediğini sorunca, en
az bir ay boyunca yemediğini, içmediğini, kafeye bile
gitmediğini söyledi. Kulaklarıma inanamadım. Oysa ki o arkadaşım
kahvesiz yapamayan biriydi.
Müslümanlar yiyebilecekleri et türlerini sınırlayan bazı dini
emirlere uyarlar. Bu emirler izin verilen helal yiyecekleri
belirleyerek, hem temizliğe hem de insanların hayvanlara nasıl
muamele edeceğine ilişkin gerekli yönlendirmeyi yaparlar.
Amerika’da bugün çok popüler olan organik yemek tercihi,
farkında olmadan bu bahsettiğim şeyle [İslâmi emirle] benzer bir
arayışı dile getiriyor bence.”
http://www.pbs.org/muhammad/
Adında Web Sitesi Mevcuttur.
Kaynak:
www.zaferdergisi.com'dan
Alınmıştır.