
Bir Hidayet Öyküsü | Letiŕa Gouvë
» Adım Letiŕa Gouvë… 28 yaşındayım. Elektrik
mühendisiyim. Güneş enerjisi üzerine çalışıyorum.
Brezilya’nın Minas Gerais şehrinde yaşıyorum. 3 sene
evvel müslüman oldum.
İslâm’ı, ilk defa televizyondan, 11 Eylül hâdiseleri
olunca duydum. “Kim bu dünyayı kana bulamak isteyen
teröristler? Herkes bunlardan neden bu kadar korkuyor?”
diye merak ettim. 11 Eylül, ağabeyimin ve yengemin de
dikkatini çekmişti. Onlar da bulabildikleri imkânlarla
İslâm’ı araştırmışlar. Zaten onlar, benden önce müslüman
oldular. Önce yengem, bir yıl sonra da ağabeyim… Nihayet
ben de İslâm’ı araştırmaya başlamıştım. İşte İslâm’a
doğru ilk yolculuğum bu merak üzerine başlamış oldu.
Zaten her şey merakla başlamaz mı?
Annem-babam katoliktiler. Babamın âilesi ise, ateistti.
Anneannem çok dindar bir hıristiyandı. Küçüklüğümüzde
bizi çok etkiledi. Bize Allah duygusunu anneannem
aşıladı. Âilece toplanırdık, bizimle konuşurdu. Annem
dîne çok meyilli olduğu için, bizi de inançlı olarak
büyüttü. Şimdi düşünüyorum da, bizi İslâm’la büyütmüş
âdeta… Edeb ve ahlâka çok önem verirdi. Bize cömertliği,
yardımseverliği, paylaşmayı sevdirdi. “Bu dünyadaki
hiçbir şey bize âit değil, hepsi Allâh’ın!..” derdi.
Tekrar size dönecek olursak, annenizin bu telkinleri mi
sizi dine yaklaştırdı?
Tam öyle değil!.. Anneannem, beni güzel bir hıristiyan
olarak yetiştirmek istiyordu. Zaten dinlerin insan eli
değip tahrif olmadan önceki hâlleri de hep aynı değil
mi?
Benim, eskiden beri, her şeyi yaratan bir “Allah”
inancım vardı, ama herhangi bir dine mensup değildim.
Dinleri araştırmış, fakat bir türlü aradığımı
bulamamıştım. Garip olan, o zamana kadarki
araştırmalarımda İslâm dinine âit hiçbir şey bulamamış
olmamdı.
Bu arada gençliğim Batı’nın renkli dünyası içinde âdeta
kaybolmuştu. Hiçbir şeyde huzur bulamıyordum. O çevreden
o kadar bıkmıştım ki, kendimi bu dünyaya âit
hissetmiyordum. Bir taraftan da araştırmalarıma devam
ediyordum. Dinleri, mezheplerini inceliyordum.
Hıristiyanlığı inceledim. Dinle İncil arasında, Hazret-i
İsa ile ilgili o kadar zıtlıklar vardı ki, hakikati
orada aramak bile hataydı. Bütün her şeyi kabullenmeye
çalışsam da, Hazret-i İsa’nın «Allâh’ın oğlu» olarak
kabul edilmesini bir türlü aklım almıyordu.
“– Tanrı’nın nasıl oğlu olur, O, bir insan mı ki?!”
diyordum.
Tanrı’nın bir insan olma fikri de bana çok saçma
geliyordu. Brezilya’nın çoğu hıristiyan… Ben müslüman
olmadan önce de çevremdeki hıristiyanlara,
inançlarındaki tezatları, çelişkileri anlatır,
zihinlerinde yerleşmiş inançlarını sorgulamalarını
isterdim. Sık sık etrafımdakilere Hristiyanlıkla ilgili
sorular sorardım. Sonra üniversiteye başladım. O kadar
dünyaya kendimi kaptırmıştım ki, dinlerle ilgili
araştırmalarımın hepsini rafa kaldırdım. Artık zihnimde
sadece üniversite ve oradaki çalışmalarım vardı. Böylece
tam altı yıl geçti. Elektrik mühendisliğinden mezun
olmuştum.
İşte tam bu esnada 11 Eylül hâdisesi oldu. O olay, içime
bir ateş düşürdü ve İslâm’ı, terörist dedikleri o
insanların dinini öğrenmeye karar verdim. İçimdeki bu
merak ateşi, beni yakıp kavuruyordu.
Emperyalizmden bıkmıştım. Onun insanlara mutluluk
vermediğini yakînen görüyordum. Bu yüzden, âdeta dört
koldan İslâmiyet’le ilgili bilgiler toplamaya başladım.
Onunla ilgili kitaplar arıyordum, internetten İslâmiyet
hakkında lehte ve aleyhte söylenen her şeyi inceliyordum.
Ve araştırmalarımda şunu gördüm: Avrupa’nın bir “altın
devri” var, keşiflerin olduğu, bilimin ilerlediği,
kıtaların aşıldığı dönem… Bu dönemin hazırlanmasında
emeği geçen ilim adamlarının hepsinin müslüman olduğunu
fark ettim. Matematikte, tıpta, felsefede ilk buluşları,
ilk keşifleri hep Müslümanlar yapmışlar. Bu, beni çok
etkiledi. Araştırmalarıma tam iki sene devam ettim.
Ben rasyonel (akılcı, mantıklı) bir insanım ve her şeyi
öncelikle aklımla kavramaya çalışırım. Araştırmalarımda
İslâm’ın akla ve mantığa ters hiçbir yönünü göremedim.
Kur’ân-ı Kerîm’i inceledim. İçinde hiçbir zıtlık yoktu.
Sanki her şey birbirini tamamlıyordu. Bir bütünün
parçaları gibi hepsi yerli yerine oturuyordu. Bu ise,
insana müthiş bir huzur veriyor.
Bu uzun araştırmalarım, İslâm’ın, Allah’tan gelen bir
“hak din” olduğunu anlamama yetti. İnternet aracılığıyla
şehrimizdeki diğer Müslümanlarla tanışma fırsatı buldum.
Müslüman olmadan önce dünyanın gidişâtından çok
ümitsizdim. Avrupa’nın sıkıntılarından, dünyadaki zayıf
ülkeleri ezmesinden bıkmıştım. Ve “Bu dünya düzeni aslâ
değişmez!..” diye düşünüyordum. Diğer müslüman
kardeşlerimle tanışınca, fikrim tamamen değişti.
Müslümanların aslında birer “terörist” olmadıklarını,
bilakis insanlığın iyiliği için çabalayan ve duâ eden
insanlar olduklarını gördüm.
İslâm’ın insana bakışı o kadar güzel ve merhametli ki!..
Komşunla bile ilgilenmek zorundasın. Peygamber Efendimiz
buyuruyor ya:
“– Komşusu açken tok yatan bizden değildir!..” diye…
Kapımızdaki aç kediden bile sorumluyuz. İslâm’ın
her şeye bakışı merhamet dolu… Bütün bunlar, benim
yaşamak istediğim, ama arayıp da bulamadığım bir hayat
tarzı ve duygu dünyasıydı.
Hâlbuki medya, İslâm’ı ve Müslümanlığı hakikatin tam
zıddı olarak “terörist” damgasıyla tanıtıyordu. Böyle
temiz niyetli insanların dini nasıl terörizm olabilir ki!..
Medyanın İslâm’ı böyle tanıtmasının temel sebeplerinden
birisi, İslâm’ın kapitalizme aykırı bir din olması!..
Gönüllere İslâm hâkim olunca, insanları istedikleri gibi
sömüremeyecekler!.. Çünkü İslâm, aşırı hırsı, aşırı
tüketim ve israfı, insanların gaddarca birbirlerini
sömürmelerini şiddetle yasaklamış. Kapitalizm ise, tam
aksine bu temeller üzerine kurulmuş.
İslâm’ı araştırırken dört sûreyi de ezberlemiştim.
Bunlar: Fâtiha, İhlâs, Felâk ve Nas sûreleri…
Kur’ân-ı Kerîm’in meâlini okumuştum. Hatta kitaplara
baka baka namaz bile kılıyordum. Ama henüz müslüman
olmamıştım. Âilemin tepkisinden korkuyordum.
Bir Cuma sabahı uyandım. İçimden bir ses şöyle diyordu:
“– Sen çok kötüsün!.. Şirk koşuyorsun!..”
“– Evet!..” dedim. “Şirk içindeyim. Doğruları buldum,
fakat âilemden korktuğum için onları dinliyorum. Hâlbuki
Allâh’ı dinlemeliydim. Âilem, Allah’tan daha üstün
olamazdı, olmamalıydı. Ben onları üstün tutarak açıkça «şirk»
koşuyordum.”
Ve içime bir ürperti girdi. Annemin masasının üstündeki
masa örtüsünü çektim ve başıma örttüm. Bu, benim ilk
tesettürümdü ve öylece câmiye gittim. Oradaki hocaefendi
ile tanıştım. Kendisine müslüman olmak istediğimi
söyledim. O kişi, bana:
“– Sen eve dön, biraz daha düşün!.. İslâm, zor bir
dindir, yaşayamazsın!..” dedi ve şehâdet getirmeme
müsaade etmedi. O câmiye dört kere gittim ve o kişi beni
dört kere geri çevirdi. O, hep:
“– Düşün!..” diyordu.
En son gidişimde çok kızdım. Bağıra bağıra:
“– Benden ne istiyorsun?! Artık yeter!..” dedim.
“İslâm’ı araştırdım ve şehâdet getirmek istiyorum.”
Sonra da onun konuşmasına fırsat vermeden bağıra bağıra
kelime-i şehâdeti söyledim. Erkeklerin içinde oldu, bu
hâdise… Câmide bulunan erkekler, sevinç içinde:
“– Allâhu ekber, Allâhu ekber!..” diye tekbir getirdiler.
Brezilya’nın hâli işte bu!.. İslâm’a ulaşmak orada çok
zor!.. Ulaşınca da böyle câhil insanlar yüzünden
kaybedilebiliyor. O yüzden orada İslâm’ı gerçekten bilen
ve yaşayan tebliğcilere çok ihtiyaç var.
(Gülerek devam ediyor.)
Sonradan öğrendiğime göre de, bir câmiye gidip hocanın
önünde şehâdete bile gerek yokmuş, kişinin kendi
şehâdeti bile yetermiş.
Sonra neler oldu?
* Artık müslümandım. O gün câmiden eve geldim. Örtümü (başımdaki
hâlâ masa örtüsüydü) hiç çıkarmadım. Bir hafta sonra da
kendime gerçek bir başörtüsü aldım. Tesettürü hiç
yadırgamadım ve zorlanmadım. Âdeta içimden öyle geldiği
için örttüm. Çünkü bu Allâh’ın emriydi ve fıtratımız da
buna muhtaçtı.
Âileniz, müslüman olmanızı nasıl karşıladı?
* Âilem, müslüman olmama karşı çıktı. Çünkü medyadan
tanıdıkları İslâm’ın erkeklerini terörist
zannediyorlardı. Bu terörist erkekler, kadınlarına da
durmadan işkence ediyorlardı. Onlar öyle biliyorlardı.
Tesettüre bürününce hemen karşı çıktılar ve:
“– Sen, iyice fanatik oldun!..” dediler.
Çok tartıştık annemle…
“– Anneciğim, tesettüre girmezsem, günâha girmiş
olacağım!..” dedim ve odama gittim.
Annem çok ağladı. Çığlıklar attı. İki buçuk saat sonra
yanıma geldi:
“– İstediğini yap!.. Sana engel olamam.” dedi.
İki sene âilem, beni diğer akrabalarımla görüştürmediler.
Çünkü benden utanıyorlardı. Ve ben iki sene boyunca buna
râzı oldum. Bir gün babaannem hastalandı. Onu ziyarete
gitmeme bile izin vermiyorlardı.
“– Bunu kabul edemem!..” dedim ve gittim.
Babaannem gittiğimde uyuyordu. Bir müddet sonra
gözlerini açtı. Beni tesettürle görünce:
“– Bu ne hâl? Başındaki örtü de ne?!” dedi. Ben:
“– Müslüman oldum!..” deyince, başını çevirdi ve:
“– Benim babam da müslümandı.” dedi.
O zamana kadar kimse bunu bilmiyordu. Onun babası
Lübnan’da yaşamış. Babaannemler oradan göç etmişler.
Hâlbuki biz babamın sülâlesini hep ateist zannederdik.
Çevreniz, arkadaşlarınız müslüman olmanıza ne dediler?
Onlar da âileniz gibi tepkiler mi verdi?
* Arkadaşlarım da müslüman olmamdan etkilendi. İki
arkadaşım daha İslâm’ı araştırıp müslüman olmaya karar
verdiler. Brezilya’da insanlar, 11 Eylül’den sonra âdeta
Amerika’ya inat müslüman oluyorlardı. Bu inat ve Amerika
düşmanlığı, onlara müspet kapılar açtı. Onların İslâm’ı
araştırıp huzura kavuşmalarına sebep oldu. Yani
Amerika’nın 11 Eylül oyunu, Brezilya’ya İslâm’ı ve
huzuru getirdi, diyebilirim. Âyette de buyurulduğu gibi
“Sizin hayır gördükleriniz şer, şer gördüklerinizde de
hayır olabilir. Allah bilir, siz bilemezsiniz!..” (Bakara
Suresi 216)
Müslüman olmanız, işyerinde problemlere sebep oldu mu?
* Çalıştığım yerde tesettürlü olmam ve namaz kılmam,
tabiî ki mesele oldu. Şefim, müslüman olmamdan çok
rahatsız olmuştu. Bir sene işsiz kaldım. Tabiî bunlar
küçük imtihanlar!.. Zaten Ankebût Sûresi 2. âyette de
buyruluyor ya:
“İnsanlar, imtihandan geçirilmeden sadece «İman ettik!..»
demeleriyle bırakıverileceklerini mi sandılar?!”
Bir sene sonra Allah, daha hayırlı kapılar açtı. Hem
dinimi rahatça yaşayıp, hem de mesleğimi icrâ
edebileceğim bir iş buldum. Güneş enerjisi üzerine
çalışmaya başladım.
Tek zorluk, iş bulma değil elbette… Sokaklardaki
insanlar hep önyargıyla bakıyorlar. Marketlerde kötü
davranıyorlar. Yolda bana merakla baktıkları zaman,
hemen onlara:
“– Bir şey mi sormak istiyorsunuz?” diyorum.
Kimisi kaçıyor. Bazıları da İslâmiyet hakkında soru
soruyorlar, çok etkileniyorlar ve telefon numaramı
alıyorlar. İslâm’ı öğrenmek için tavsiye kitaplar
istiyorlar ve câmiye bile geliyorlar.
Burada önemli olan, zorluklara takılmadan hedefe kilitli
kalmak ve İslâm’ı en güzel şekilde yaşamak!.. O zaman
her yerde önyargılar kalkıyor.
Brezilya’da insanlar İslâm’a muhtaç!.. İnşâallah burada
(Türkiye’de) dinimi iyice öğrenip oraya geri döneceğim
ve kardeşlerime yardım edeceğim. İnşâallâh hidâyetlere
vesîle olurum. Çünkü Brezilya’nın ihtiyacı, bilgili,
İslâm’ı güzel yaşayan Müslümanlar!.. Böyleleri az olduğu
için orada uzun süre yaşayamıyor ve İslâm’ı daha rahat
yaşayacakları yerlere göç ediyorlar. Bir daha da geri
gelmiyorlar. Cenâb-ı Hak, beni Brezilya’da dünyaya
getirdiyse, orada müslüman olduysam, benim cihâdım,
tebliğim demek ki orada!.. Kaçmak, çözüm değil!.. O
yüzden bu röportajı okuyan kardeşlerim, İslâm’ı güzel
öğrenip öğretmem için bana çok duâ etsinler!..
Bu röportajınızı okuyacak kardeşlerimize söylemek
istediğiniz başka şeyler de var mı?
Benim en sevdiğim ibâdet, namaz!.. Onda çok huzur
buluyorum. Günde beş defa Allah’ın huzuruna çıkmak çok
güzel!.. Namazdaki hareketler, bedenin altı noktasının
yere değmesi, insana müthiş bir enerji veriyor. Bugün
bilim adamları da bunu doğruluyor.
İslâm’daki ibâdetleri yaparken de, hareketlerin mânâsını
anlamasan da, hep huzura kavuşuyorsun. Teslim olunca,
onun karşılığı bir yerden karşınıza çıkıyor. Biz insanız.
Hatalar yapıyoruz. Namaz burada devreye giriyor. Namaz
kıldıkça kötülüklerden uzaklaşıyorsunuz. Âyette de
geçiyor ya, “…Namaz insanı aşırılıktan, kötülükten
alıkoyar!..” (el-Ankebût, 45) diye…
Müzik dinlemeyi çok severdim. Terk etmek ve sigarayı
bırakmak zor oldu. Zaman, sabırlı olmak zamanıydı ve
namaz bana yardım etti. İslâm’ı iyi öğrenmek, okumak da
yetmiyor işte… Kalbe indirmek ve yaşamak lâzım!..
Kalpten düşünmek lâzım… İşte o zaman, yavaş yavaş
hikmetler açılıyor. Mesela erkeklerle kadınların aynı
mekânda olmamasının ayrı bir hikmeti var. Erkekle kadın
bir arada olunca, enerji farklı oluyor; rekabet duygusu,
kıskançlık ve nefsânî duygular harekete geçiyor. Ben
müslüman olduktan iki sene sonra bunların farkına vardım.
Müslüman hanımlarla beraber olduktan sonra daha huzurlu
oldum. Onlarda saflığı, temizliği ve iyi niyeti buldum.
Bu duyguların, onları iyiye götürdüğünü fark ettim.
Anneler, evlatlarının küçüklüklerinden itibaren terbiye
etmeliler. İslâm’ı iyi öğretmeliler. Öyle olursa, benim
yaşıma geldiğinde neredeyse âlim olurlar. Ama çocukları
televizyon terbiye edince, çocuklar televizyonu kopya
çekince, dinden uzak kalıyorlar.
Cenâb-ı Hak bize muhtaç değil!.. Biz, O’na muhtacız!..
Bizi her zaman görüyor. Küçük şey yok!.. Müslüman her
hâline dikkat etmeli!.. Çünkü o, her hâliyle herkese
örnek olmalı!..
Hayatınız bir çok ibretle dolu… İnşâallah okuyan
kardeşlerimize faydası olur. Bize vakit ayırdığınız ve
başınızdan geçenleri samimi olarak bizimle paylaştığınız
için çok teşekkür ederiz. Allah, sizin vâsıtanızla
Brezilya’da nice insanlara hidâyet nasip eylesin.