
Eski İngiliz Diplomatın İslâm’a
Yolculuğu: Charles Le Gai Eaton

İNGİLİZ bir aileden ve aynı zamanda savaş çocuğu olarak
İsviçre’de doğdum. Doğumum esnasında, Birinci Dünya
Savaşı’nı sona erdiren son barış antlaşması, Lozan
yakınlarında Türkiye ile imzalanıyordu. Dünyanın
çehresini değiştirmiş olan en büyük fırtına geçici
olarak durulmuştu, ama etkileri her yerde görünür
durumdaydı. Eskiden kesin olduğuna hükmedilen düşünce ve
ahlak anlayışları, ölümcül bir darbe almıştı.
İsviçre’de doğmuş olsam da, İsviçreli değildim. Annem
Fransa’da büyümüştü ve Fransa’yı diğer bütün ülkelerden
daha çok seviyordu, ama ben Fransız da değildim. Peki
İngiliz miydim? Hiçbir zaman kendimi İngiliz
hissetmedim. Annem İngilizlerin soğuk, aptal, akılsız ve
kültürsüz olduklarını hatırlatmaktan hiç bıkmadı. O
halde nereye aittim? Şimdi geriye doğru baktığımda, bu
tuhaf çocukluğun İslâm’a tutunmam için iyi bir zemin
teşkil ettiğini görüyorum.
Peki Hıristiyan mıydım? Babamın dinî inancı, doksan
yaşında ölüm döşeğindeyken “Orada mutlu bir yer var mı?”
sorusuyla sınırlıydı. Babamın ölümünden sonra büyütülme
sorumluluğum, anneme kaldı. Annem yaratılış olarak dine
kayıtsız değildi, ama kurulu dinlerden nefret ederdi. Bu
yüzden çocuğunun müstakil bir akla sahip olmasına destek
olmaya çalıştı.
İngiltere ve İsviçre’de değişik okullara gittim. Elbette
bu okullarda Hıristiyanlıkla ilgili dersler de gördüm.
Bunlar benim üzerimde tesir yaptı mı derseniz, hayır! Ne
benim ne arkadaşlarımın üzerinde bir etkisi olmadı.
Bunda şaşılacak bir şey yok. Din, eğitimin bir boyutu
gibi sunulduğunda ve hayatın tümüne nüfuz etmediğinde,
nefes alamaz. Din ya hep ya hiçtir. Ya dünyaya ait her
şeyi kendi eteğinde toplar, ya da onların gölgesinde
kaybolur. Okulda haftada bir iki kez İncil okuyorduk.
Hepsi o kadar. Dinin gördüğümüz eğitimin omurgasını
oluşturan diğer ana derslerle hiçbir ilişkisi yoktu.
Allah tarihe müdahale etmiyordu. Fen dersinde gördüğümüz
olaylara karışmıyordu. Yaşanan olaylarda hiçbir etkisi
yoktu. Her şeyi tesadüf ve maddi kuvvetler yönetiyordu.
Oysa ben kendi varoluşumun anlamını bilmeyi istiyordum.
Hayatlarında bu ihtiyacı hissedenler, bu hissin açlık ya
da cinsel arzu kadar güçlü olduğunu bilirler. Nereye ve
niçin gittiğimi anlamadan, hangi ayağımı öne atacağımı
bilemezdim.
Bilgiyi nerede arayabilirdim? On beş yaşına geldiğimde,
felsefe diye bir şeyin var olduğunu öğrendim. Bu kelime
“bilgi sevgisi” anlamına geliyordu. Benim aradığım şey
de buydu. Yoğun bir merakla, tıpkı bir kaşif gibi,
Descartes, Kant, Hume, Spinoza, Schopenhauer ve Bertrand
Russell ve diğerleriyle fikri âlemde yolculuklar yaptım.
Çok geçmeden, bir şeyin yanlış olduğunu farkettim. Bu
felsefecilerin yemeğinden ne kadar yesem de, tok
olmuyordum. Çünkü bu adamlar hiçbir şey bilmiyordu.
Sadece zanna dayanıyor, fikirler etrafında kendi kıt
akıllarıyla patinaj yapıyorlardı.
Tam bir şüpheci olmuştum. Herkesin kesin gözüyle baktığı
şeylerden şüphe duyuyordum. Sonra Mısır üzerine
araştırmalar yapan Profesör Perry’nin yazdığı Kadim
Okyanus isimli bir kitapla karşılaştım. Perry, Mısır’ın
geçmişi üzerine araştırmalar yaparken, dünya üzerindeki
inançların birliğine ilişkin şaşırtıcı deliller
bulmuştu. Dünyada ne kadar biçim ve sûret farklılıkları
var ise de, bunların gerisinde evrensel hakikatler yer
alıyordu. Gerçeklik, dünyanın yaratılması, insanlık,
insan tecrübesi… tüm bunlarda tezahür eden hakikat,
kanımız ve kemiklerimiz kadar bizim bir parçamızdı.
MODERN dünyada inançsızlığın başlıca sebeplerinden
birisi, karşılıklı duruşlarıyla çelişki anlamına gelen
dinlerin çokluğudur. Uzun zamandan beri Avrupalılar
kendi ırklarının üstün olduğuna inandıkları için,
Hıristiyanlığın tek doğru din olduğu hususunda şüphe
etmediler. Kendilerini dinlerin evrim sürecinin tepe
noktası olarak gördüler. Ne zaman ki bu ırksal güven
gerilemeye başladı, şüpheler aldı başını yürüdü.
Hıristiyanların yalnızca kendilerinin kurtulacağına
inanmaları ne kadar doğruydu? Ayrıca aynı iddiayı
Müslümanlar da dile getiriyordu.
O zaman kim haklıydı? Bundan nasıl emin olunabilirdi? Perry’nin kitabını okuyana kadar, bu sorulara cevabım, hepsi aynı anda haklı olamayacağına göre hepsinin de yanlış olduğuydu. Din insanların kendi kafasında kurduğu bir şeydi benim için. Ama başkalarının yaptığı gibi, “hurafe”nin yerine “bilimsel” gerçekleri de koyamazdım. Çünkü bilim, asla ispatlanamayacak olan aklı ve duyusal tecrübenin yanılmazlığı üzerine temelleniyordu.
»
YIL 1939’du. Cambridge Üniversitesi’ne başladığımda
savaş patlak vermiş ve iki yıl sonra kendimi orduda bulmuştum.
Almanların beni öldüreceği ihtimalinden çok korkuyordum. Çünkü
artık takıntı haline gelen sorularıma cevap bulamadan
ölebilirdim. Bu vakit darlığı bile beni kurulu dinlere
yöneltmedi. Arkadaşlarımın çoğu gibi, ben de kiliseyi
aşağılıyordum, yapmacık bir saygı gösteriyordum. Ama sonra bu
düşmanlığımı yumuşatmama neden olan bir olay yaşadım. Birkaç
arkadaşımla King Koleji’nin salonunda kahve içip sohbet
ediyorduk. Derken dinden konuşmaya başladık. Masanın başında
zeki bir arkadaşımız oturuyordu. Biraz da onu etkilemek için
“Bugün akıllı hiç kimse, dinlerin tasvir ettiği yaratıcıya
inanmaz” dedim. Cevap vermeden önce üzgün bir ifadeyle yüzüme
baktı ve “Tam aksine, bugünlerde akıllı insanlar sadece Allah’a
inananlardır” diye cevap verdi. Masanın altında kaybolmak
istediğimi bugün gibi hatırlıyorum.
SONRADAN esaslı bir arkadaşım olan yazar Leo Myers, o zamanlar
İngiltere’nin tek felsefî romancısı olarak saygı görüyordu.
Benden kırk yaş büyüktü. İçimi kemiren sorularıma onun Kök ve
Çiçek (The Root and the Flower) romanı hem cevap verdi; hem de
merhametli bir sükûnet hissi sağladı ruhuma. Bu kitap insanın
varlık karmaşasını bilgece çözüyordu. Ona yazmaya başladım, o da
bana cevap yazdı. Üç yıl boyunca ayda en az iki kez olmak üzere
yazıştık. Sonra buluştuk ve dostluğumuz iyice pekişti.
Fakat her şey göründüğü gibi değildi. Bana yazdığı mektupları
tekrar incelediğimde, ruhunda eziyet, üzüntü ve hayal
kırıklığının çöreklenmiş olduğunu farkettim. Maneviyat ve
mistisizmle büyülendiğinden, hiçbir dine bağlanmamıştı. Artık
yaşlandığını hissediyordu, fakat kendisini iyi edecek reçeteyle
bir türlü yüzleşemiyordu. Mektuplaşmaya başladığımızdan üç yıl
sonra intihar etti.
Leo Myers’ın ölümü, bana kitaplarında öğrendiğimden daha çok şey
öğretti. Onun bilgeliği, sadece kafasındaydı ve insanî özüne
hiçbir zaman nüfuz edememişti. Bir adam hayatını manevi kitaplar
okuyarak ve büyük mistiklerin yazılarını tefekkür ederek
geçirebilir. Böylece ahiret ve dünyanın sırlarını çözdüğünü
hissedebilir, ama bu bilgi o insanın kendi tabiatıyla
birleşmedikçe kısır ve sonuçsuz kalır. Bu farkındalık bende şu
düşünceyi doğurdu: Basit bir kavrayışla ama bütün kalbiyle
Allah’a dua eden bir adam, en üst derecede manevî ilimleri bilen
birinden daha değerli olabilir.
Myers, büyük ölçüde Hindu Vedanta’nın kitabından etkilenmişti.
Bu kitap Hinduizmin metafizik öğretilerini anlatıyordu. Vedanta
o saatten sonra benim öncelikli ilgi alanım oldu ve o yolla
İslâm’a kavuştum. Bu söylediğim, pekçok Müslüman’a şok edici
gelebilir. Ama yaşadığım gerçek bu. Hindular neye inanırsa
inansınlar, Vedanta saf birlik, tek hakikat öğretisidir ki
İslâm’da bunun karşılığı “tevhid”dir. Kraliyet Askeri Koleji’nde
iken birkaç yıl Vedanta ve Taoizm hakkında biraz daha derin
okuma fırsatı buldum. Sonuçta eşyanın ardında “nihaî hakikat”
olduğunu daha iyi kavradım. Artık varlık âlemi benim için
rüyanın ötesinde bir şeydi. Fakat hâlâ bu hakikati tanrı diye
isimlendirmeye hazır değildim.
ORDUDAN ayrılınca yazmaya başladım. Düşüncelerimi düzene koymak
için yazmam gerekiyordu. O zamanlar bir yayınevinin başında
bulunan T. S. Eliot’la tanıştım. Yazılarım, En Zengin Damar (The
Richest Vein) adıyla kitaplaştı. Aynı dönemde hayatının büyük
bölümünü Şeyh Abdülvahid ismiyle Kahire’de geçirmiş olan Fransız
Rene Guenon’u da keşfettim.
Guenon beni özellikle sarstı; çünkü inanılmaz entelektüel
kesinliğiyle modern (Batılı ya da Batılılaşmış) insanın garanti
gördüğü bütün varsayımları alt üst ediyordu. O, kadim gelenekten
bahsediyordu. Büyük dinlerin kökenindeki metafizik öğretiyi
ortaya koyuyordu. Bu geleneğin dili sembolizmin diliydi ve bu
dili yorumlamada onun üstüne kimse yoktu.
Dahası “ilerleme” fikrini ters yüz eden de oydu. İnsan manevî mükemmellik yolundan geriye düştükçe, Karanlık Çağ’a giriyor; eski kültürler yok ediliyor, tüm seçenekler masadan kalkıyor ve niteliğin yerini nicelik alarak çöküş kendi sonuna yaklaşıyordu. İtiraf etmek gerekir ki, onu okuyan ve anlayan hiçkimse, bir daha asla eskisi gibi kalamıyordu.
»
GUENON okuduktan sonra, bakışı dönüşmüş başkaları gibi,
ben de yirminci yüzyılın dünyasına yabancıydım artık. O,
düşüncelerini İslâm’ı kabul ettikten sonra oluşturmuştu. İslâm
daha öncekileri toparlayan Son Vahiy’di. Fakat ben henüz onun
yolunu kabul etmeye hazır değildim. Leo Myers gibi henüz kendi
içimdeki çelişkileri çözememiştim. Yine de, artan bir merakla
İslâm’la ilgili kitaplar okumaktan da kendimi alamadım.
Bu ilgimin artışında Ortadoğu’da çalışan ve orada İslâm’a karşı
ciddi önyargılar geliştiren yakın bir arkadaşımın da etkisi
oldu. Ona göre bu dinin manevî bir boyutu olamazdı. Her şey
şekilciliğe, kör itaate, akıl dışı yasaklara, tekrarlı ibadete,
bağnazlığa ve riyakârlığa indirgenmişti. Bu arada, iş
bulamadığım için fakir bir hayat sürüyordum. Kahire
Üniversitesi’nde bir iş bulunca, hiç düşünmeden 1950 Ekim’inde
29 yaşındayken Kahire’ye gittim. Üniversite’de evini Mısır
hükümetinin yaptığı İngiliz Müslüman Martin Lings de
çalışıyordu. Guenon’un arkadaşı olan Lings, daha önce
rastladığım kişilere benzemiyordu. O zamana kadar kafamda
ürettiğim teorilerden daha fazlasını yaşamına katmış biriydi.
Bütün, tutarlı ve huzurlu bir insanla sonunda tanıştığımı
anlamıştım. Şehrin dışında geleneksel bir evde yaşıyordu. Her
hafta sonu onu ve eşini ziyaret ederek, modern Kahire’nin
gürültüsünden kurtuluyor, zamanın durduğu bir yere iltica
ediyordum. Orada yaşadığımız dünyanın kabul gören (ve benim de
alışmış bulunduğum) gerçekleri, gölgeli bir karartıya
dönüşüyordu.
Galiba benim ihtiyacım, iltica etmekti. Önceki hayatımın hiçbir
değeri yoktu. Üniversite’de derslerimde öğrencilere aşk şiirleri
okuyordum ve okurken gözlerimden yaşlar akıyor, öğrenciler
birbirlerine, “İşte kalbi olan bir İngiliz!” diyorlardı. Çünkü
tüm İngilizlerin buz gibi soğuk olduklarını düşünüyorlardı.
ASLINA BAKARSANIZ Mısır’a gelişim de bir ilticaydı. Bu genç
Mısırlıları sevdim. Zamanla onların inançlarını da sevmeye
başladım. Çünkü bu genç insanlar iyi Müslümanlardı. Artık şüphem
yoktu. Kararımı vermiştim; eğer kendimi bir dine adarsam bu
ancak İslâm olabilirdi. Ama henüz değil! Aziz Augustine’in
duasını hatırladım: “Tanrım, beni temizle, ama şimdi değil!”
Sonra çağlar boyunca gelip geçen genç insanları düşündüm. Belki
pek çoğu temizlenme, rahmet ya da daha iyi bir hayat için dua
etmişlerdi, ama benim gibi bunun gereğini hep yaşlılık yıllarına
bıraktıkları için belki de bulundukları hâl üzere ölmüşlerdi.
EĞER Mısır’dan ayrılırsam, bir daha İslâm’a bu kadar yakın olma
fırsatı bulamayabilirdim. O yüzden ciddi bir karar vermem
gerekiyordu. Müslüman olma kapısı önümde açık duruyordu. O
kapıdan girmediğim takdirde belki sonsuza dek bir daha
açılmayacaktı. Müslüman bir hayat sürme hususunda yeterince
güçlü bir karakterim olup olmadığını da düşündüm ve bir karara
vardım.
Martin Lings’e gittim. Öykümü anlattıktan sonra bana kelime-i
şehadeti söyletmesini istedim. Biraz tereddüt geçirse de, bu
isteğimi yerine getirdi. Korkuyla ama büyük bir zevkle ilk
namazımı kıldım. Ertesi gün Ramazan ayı idi ve ben hiç ummadığım
halde oruç tuttum. Kısa bir süre sonra öğrencilerime bu gerçeği
açıkladım. Buna tepkileri sıcak bir kucaklama oldu. O zaman
anladım ki, daha önce aramızda bir tür barikat varmış. Şimdi ise
onların kardeşi olmuştum. İçlerinden biri hergün bana Kur’ân
öğretmeye geldi.
Yıl sonu geldiğinde üniversitede çalıştığım bölüm benden
habersiz işime son vermişti. Mısır’dan ayrılacağım gün, aynada
yüzüme baktım. Yüz aynı yüzdü, ama derinlerde başka bir insanı
saklamaktaydı. Ben bir Müslümandım! Mısır’dan ayrılırken hâlâ
bir hayret hâli içindeydim.
Kaynak:
www.zaferdergisi.com'dan
Alınmıştır.